6 Şubat 2014 Perşembe

Boogy Akademi Projemiz: Turkcell Müzik Ödülleri

200’den fazla kişinin başvurduğu ve 30 kişinin kabul edildiği “Boogy Akademi: Etkinlik ve Eğlence Sektöründe Pazarlama Yönetimi Sertifika Programı”, Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi ve Boogy The Event Company işbirliği ile düzenlendi. 2013 Kasım ayında başlayan program 10 hafta sürdü ve mezun olabilmek için bir etkinlik tasarlayıp son haftamızda sunmamız gerekiyordu. 

Projenin tanımı bir lovemark seçmek ve bu markanın belirli hedeflere ulaşmasına yarayacak bir etkinlik geliştirmekti. Etkinlik, markayla ilgili karar verdiğimiz “One Big Idea” konseptine uygun olmalıydı. 5 numaralı grup olarak lovemark seçimimizi Turkcell’den yana kullandık. Turkcell’in 2009’da GNCPLAY adıyla oluşturduğu, 2011’den bu yana Turkcell Müzik olarak devam eden platformunu desteklemek için bir etkinlik düzenlemeye karar verdik. TTNET Müzik, Deezer, Spotify gibi güçlü rakiplerin arasından sıyrılabilmesi amacıyla, gençler için önemli olacak bir organizasyonla beraber anılmasını planladık. Bunun sonucunda “Turkcell Müzik Ödülleri” konsepti oluştu.


Amaçlarımız Turkcell Müzik uygulamasının daha çok kullanılması ve beğenilmesi, Turkcell Müzik Ödülleri’nin gençler tarafından “cool” bir obje olarak görülmesi, Turkcell Müzik Ödülleri’ni kazanmanın müzik piyasasında gençliğin ikonu olmakla eş anlamlı hale gelmesi ve Turkcell Müzik Ödülleri’nin gelenekselleşmesiydi. “One Big Idea”, “kazanmak” olarak belirlendi. Sebebi de hem Turkcell’e, hem de bir ödül törenine yakışan bir ana fikir olmasıydı. 

Genel olarak dünyada müzik ödülleri üçe ayrılabilir: O ülkede yapılan her türlü müziği kapsayan Grammy, American Music Awards, Türkiye Müzik Ödülleri (eski adıyla Kral TV Video Müzik Ödülleri) gibi daha ciddi seremoniler; MTV Video Music Awards, MTV European Music Awards, NRJ Music Awards gibi video klip kültürüyle büyümüş gençliğe hitap eden törenler ve Teen’s Choice Awards, People’s Choice Awards gibi popüler dizi ve filmleri de ödüllendiren daha “çerez” ödüller. Müziği en çok sahiplenen kitle gençler olduğu için ve gençlerin dilinde konuşan, onları heyecanlandıracak şovlar sunan bir ödül töreni olmadığından TMÖ’nin bu kategorilerden ikincisinde yer alması gerektiğini düşündük. 

Ödül tasarımında hem gençlerin hayatında çok yer tutan, hem de müzikle bağdaştırılan bir sembol kullanılmalıydı. Bunun için diyez işaretinin ve sosyal medyada bolca kullanılan hashtag işaretinin birbirine benzerliğinden faydalandık. Ortaya bu örnek model çıktı.


Ödül töreninin düzenlendiği kapalı salonun yanı sıra şehrin bir diğer yerinde bir açık hava sahnesi oluşturulması, buradan da canlı performanslar yapılması ve bu  performansların canlı yayına dahil edilmesi planlandı. Oylamalar bir oyun kurgusuna dahil edilecekti ve çok çeşitli oyunlardan toplanan puanlarla törene seyirci olarak katılmak, özel bölmelerden izlemek, hatta bir kişi için sahneye çıkıp ödül takdim etmek mümkün olacaktı. “Kazanmak” konseptini destekleyen bu kurgunun yanında oy vermek için “photo booth” benzeri oylama kulübeleri de çeşitli şehirlerin muhtelif yerlerine kurulacaktı.


Gerilla aktivite olarak tasarladığımız bir plan, oylama yapmış üç kişiye müzikal bir gün yaşatmaktı. Durumdan habersiz üç kişi, uyandığı andan itibaren aile fertlerinin, arkadaşlarının, sokaktaki insanların normal konuşmak yerine müzikaldeymiş gibi melodiyle konuşmasıyla şaşırtılacaktı. Günün sonunda ise oy verdiği ve hayran olduğu bir sanatçı karşısına çıkacaktı. Bu üç kişinin tecrübelerinden kurgulanan videonun internette paylaşılması planlandı.


Müzik ödülleri Turkcell ana markası altında yapılırken, müzikle ilgili iki alt marka olan gnctrkcll ve Turkcell Müzik’in de konsepte dahil edilmesi gerekiyordu. Turkcell Müzik uygulamasında yılın en çok dinlenen sanatçısı ve şarkısına, oylama dışı birer ödül verilmesini planladık. Böylece uygulamanın kullanımı da teşvik edilecekti. Kurulan açık hava sahnesine ise gnctrkcll sahnesi adı verildi. Buraya gelen izleyicilerden, online kayıt yaptıran gnctrkcll üyelerinin daha ön sıralardan izlemesine karar verildi.

Televizyon yayınında görkemli görünecek bir sahne fikri oluşturduk. Sahnenin önünde Turkcell logosundaki Cell-o-can antenleri şeklinde bir kısım açıldı. Bu kısma doldurulan ayakta seyircilere telsizle kontrol edilen ışıklı aparatlar verilecekti. Böylece kameralar yukarıdan çektiğinde ışıl ışıl parlayan bir Turkcell logosu görünecekti. Sahne tasarımında Turkcell markası başka bir şekilde yer almadı.


Daha fazla uzatmadan, projeden çıkıp sunum tecrübemize de biraz değinmek istiyorum. Son iş olarak sunumun kapanışında kullanmak üzere bir zaman çizgisi oluşturmak kalmıştı. Biz de sunuma birkaç saat kala bir kafede projenin üstünden geçmekteydik. Bilgisayarda çizmek yerine kafede bulunan teksir kağıdı ve pastel boyaları kullandık. Fotoğrafını çekip filtreleyerek sunuma koyduk. Eğer hazırlanmak için okuldan çıkıp yeni bir mekana gitmesek asla aklımıza gelmeyecek bu fikir sunumun en sevilen ve işlevsel bulunan görsellerinden oldu. Bu da yaratıcılığın nelerle tetiklendiği adına çok gerçekçi bir örnekti benim için. Kanallarımızı açmak için kesinlikle yeni yerlere gitmek gerekiyor ve bu yer köşedeki kafe bile olabilir.


Ayrıca teorik olarak iyi hazırlansak da dizüstü bilgisayarımız bizi yarı yolda bıraktığından ve eski – yeni sunumların karışması dolayısıyla sahneye çıkmadan 5 dakika önce elimizde ne sunum ne de sunacak bilgisayar vardı. Biraz sorup soruşturma ve atılan bir depar sayesinde zamanında ve doğru sunumla çıkmayı başardık. Projemiz çok beğenildi ve belirtilen eksikleri genellikle dar sunum süresine sığdıramadığımız, ama aslında ele aldığımız noktalardı. Hocalar özellikle ödül tasarımında ve sahne tasarımında çok iyi fikirler geliştirdiğimizi belirterek bizi mutlu ettiler.


İşin sonunda sınıftaki en yüksek ikinci notu alarak geçtim. Bu kısmı çok sempatik olmayabilir ama sabahtan akşama 10 Cumartesimi bu programa verdim, biraz övünmek hakkım! 

Proje Grubu:
  • Fatih Melek
  • Damla Aygün
  • Doğuş Subaşılar
  • Hilal Altun
  • Sinan İçer

30 Ocak 2014 Perşembe

Gömlek Manşetleri

Gömleklerin manşetlerine neden marka yerleştirilmez? Elbette Starbucks'tan bahsetmiyorum, aşağıdaki fotoğraf şaka amaçlı ama giyim markaları, kendilerine dikkat çeken orijinal manşetler tasarlayabilirler bence. Üniforma tasarımlarında da manşetler önemli bir yer tutabilirdi, zira el sıkışırken göz önünde olan bir bölge. Neden daha çok kullanılmaz bilemedim.


23 Ocak 2014 Perşembe

Reklam Yönetimi Ödevimiz: MyHoşaf

İstanbul Üniversitesi Pazarlama Yüksek Lisans programında Reklam Yönetimi dersinin final projesi bir marka oluşturup, onun reklam kampanyasını düzenlemekti. Dersin hocası, ülkede olmayan bir ürün üretmemize daha sıcak baktığı için Japon tatlısı Mochi'den, Avea'nın gençlik kulübüne kadar farklı yeni fikirler arasında karar vermeye çalıştık. Biz hazır komposto / hoşaf satmaya karar verdik, o arada Avea da gençlik kulübünü hakikaten yaptı.


MyHoşaf ismi hem ürünün çok fazla şekerli olmayan, kısmen mayhoş tadına dikkat çekerken, hem de esas hedef kitlenin gençler olduğunu göstermesi için seçildi. Nasıl ki Sütaş Ayran bundan 10 yıl önce belirli ortamlarda neredeyse hor görülen ayranı gençliğin enerjik bir içeceği haline getirdiyse, biz de sofradan başka yerde içilmezmiş gibi bir imajı olan kompostoya aynı şeyi yapmak istedik. Ayrıca katkı maddesi bulundurmaması ve şeker oranının az olmasıyla daha sağlıklı beslenmeye başlayan tüketicileri de hedefleyebilecektik.


Ürünü 5 ayrı tatta (erik, üzüm, kayısı, ayva, elma) ve 2 ayrı kutuda (taneli, tanesiz) ürettik. Üzüm ve kayısı çeşitleri kuru meyveden yapıldığı için hoşaf, diğerleri ise taze meyveden yapıldığı için komposto olarak belirtildi. Tanesiz ürünler 330 ml'lik, klasik boyutlardaki kutularda, taneli ürünler ise 400 ml'lik daha yayvan kutularda sunuldu. İki ambalajın da ağızları tenekeden, gerisi ise şeffaf plastikten yapılmıştı. Böylece taneleri veya berrak içeceği ambalaj dışından da görme imkanı yaratıldı.


Anneleri kendi kompostoları yerine bizimkini içmeye ikna etmenin daha zor olacağını düşünerek promosyon çalışmalarında işe gençlerden başladık. Üniversitelerde ağaç şeklinde giydirilmiş otomatımızla gezdik ve öğrenciler bedava MyHoşaf'larını otomatın ağaç kovuğu şeklindeki açıklığından aldılar. Yemek Sepeti'nde pilav ve börek satan restoranlarla anlaşma yaparak özel menüler oluşturduk. Yemek blogger'larıyla anlaşarak bizi denemelerini ve tavsiye etmelerini istedik. Hoşafın etrafında dönen bir Vine kampanyası da yürüttük.



Vine 2    Vine 3

TV reklamını oluşturmada ise hem yaratıcı hem de gerçekçi davranmaya çalıştık. Kendi ekibimizle çekebileceğimiz seçenekler arasında gerçek reklama en çok benzeyecek olan sokak röportajı formatına karar verdik. Bu reklamda sokaktaki kişilere mikrofon uzatarak "üç tunç tas has hoşaf" demelerini istedik. Amacımız eğlenceli görüntüler elde etmek, ekran başındaki kişinin tekerlemeye eşlik etmesiyle hatırlanabilirliği artırmak ve tekerlemeyi söylemenin zorluğuyla, MyHoşaf'tan önce komposto veya hoşaf bulmanın zorluğunu bağdaştırmaktı. Son röportajda gösterilen "Tasta değil kutuda" repliği de bunun altını çizdi.



İşin sonunda sınıfa komposto ve hoşaf içirdiğimiz başarılı bir sunum yaptık ve dersi başarıyla geçtik!

Proje Grubu:
Fatih Melek
Özge Öztürk
Yiğit Can Erginöz

Dersin Hocası:
Prof. Dr. Sema Kurtuluş

Konserler

Bugüne kadar solist olarak birbirinden çok farklı tarzda üç konsere çıktım. Filiz Özay'dan aldığım şan eğitiminin uygulaması olarak görülebilecek çok eğlenceli gecelerdi hepsi.

11 Aralık 2012'de müzikallerden şarkılar söylemek için ilk defa sahneye çıktım. Hatta konserin açılışını da yaptım. Oldukça heyecanlıydı. Bu konserde Moulin Rouge'dan "Come What May", The Phantom of the Opera'dan "Music of the Night", ve New York, New York'dan "New York New York" şarkılarını seslendirdim. Hava buz gibiydi ve Zincirlikuyu'ya bile gelmeyi zorlaştıran bir kar yağışı vardı. Ancak bu durum, gelebilenler için daha atmosferik bir ortam oluşmasına yaradı.


23 Haziran 2011'de artık Hayal Kahvesi olarak bilinen, o zamanın Hayal Kahve Bistro'sunda sahneye çıktım. Pop-rock türünde şarkılar söylediğimiz bir geceydi. Ben, Take That'ten "Back for Good" ve Kelly Clarkson'dan "My Life Would Suck Without You" şarkılarını söyledim. Çok güzel bir dinleyici kitlesi vardı ve hep beraber çok eğlendik. Benim için en akıldı kalıcı anlarından biri ikinci şarkım sırasında saatimin durup dururken kopup kendini yerlere atmasıydı.

22 Ocak 2012'de Kırım Kilisesi'nde bir klasik müzik konseri düzenledik. Sadece ortamın akustiğini kullanarak, mikrofon olmadan, piyano eşliğinde klasik müzik şarkıları seslendirdik. Buz gibi binayı yaktığımız onlarca mumla aydınlattık. Hasta olmama rağmen gerçekten hatırlanası güzellikte bir geceydi. Bu konserde İtalyanca aria "Nel cor più non mi sento" ve Napolice "O Sole Mio" şarkısını seslendirdim. Arkadaşım Fikret'le "Willst du immer bei mir bleiben" adlı Almanca şarkıda düet yaptık. Yeni başlayanlar için uygun bir düzeyde olsalar da, yine de klasik müzik şarkıları sonuçta.












Şan dersleri bana sesimi kullanmakla ilgili çok şey öğretti. Bu sahne tecrübeleri de topluluk karşısına çıkmak çok şey kattı. Eylem'in konserlerinde geri vokal olarak sahneye çıktığımda gayet kontrollü hissediyordum mesela. Maalesef yoğunluktan dolayı şan derslerime artık devam edemiyorum ama Filiz Özay, Müzik Enstitüsü adlı okulunda dersler vermeye ve yeni yetenekleri sahneye çıkarmaya devam ediyor. Profesyonel müzik endüstrisinden kişilerin de katılımcı olarak bulunduğunu bizzat onaylayabilirim, dolayısıyla böyle bir tecrübe size hiç ummadığınız kapılar açabilir.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Mutlulukla İlgili Önemli Bir Alıntı

Rolf Dobelli'nin çok satan kitabı birçok sorgulamadan kabul edilmiş düşünce modelini masaya yatırarak bilimsel araştırmalarla irdeliyor. Bunlardan biri de sıfır risk düşüncesi. Kitabı okumanızı ve aynen kitabın da isteyeceği gibi üstünde derinlemesine düşünerek kararınızı vermenizi tavsiye ederim.

Benim için en önemli paragraflardan birini burada paylaşmak istiyorum. Yıllardır söylense de kendi yolculuğumda keşfedince aklıma yatan bir fikirle alakalı: Mutlu ya da mutsuz olmanın bir seçim olduğu. 


"Sonuç: Sıfır risk düşüncesiyle vedalaşın. Hiçbir şeyin – birikimlerinizin, sağlığınızın, evliliğinizin, dostluklarınızın, düşmanlıklarınızın, ülkenizin – kesin olmadığıyla yaşamayı öğrenin. Ama oldukça tutarlı olan bir şeyin varlığıyla avunun: Kendi mutluluğunuz. Araştırmalar ne lotoda milyonlar kazanmanın ne de felç geçirmenin memnuniyetinizi uzun vadeli değiştirmediğini gösteriyor. Mutlu insanlar, başlarına ne gelirse gelsin, mutlu kalıyor; mutsuzlar da mutsuz. İleriki bölümlerde hedonik uyum başlığı altında bu konuya daha detaylı değineceğiz."
Rolf Dobelli – “Hatasız Düşünme Sanatı” adlı kitabından

Milliyet Gazetesi'ndeki Sezen Aksu Yazım

30 Haziran 2008'de Karanlık Ev adlı blogumda, sonra da Milliyet'in blog sisteminde paylaştığım bu albüm değerlendirmesi 15 Temmuz'da Milliyet Gazetesi'nde yer alarak ilk yazılı basın deneyimimi yaşatmıştı bana. Tamamen şans eseri gazetede rastladığım bu yazının bana yaşattığı sevinci asla unutamam. 

Hiç haberim olmamasına ve üstelik şehir dışında olmama rağmen gazeteye o gün göz atmış olmam hala çok tuhaf gelir bana. Başka yayınlanmış yazılarım var mı diye merak ettirir bir de. 



Sezen Aksu, 2005’te Bahane adlı albümünü yaptığında yıllardır bir türlü tatmin edemediği ülkemiz dinleyicisini vurmayı başarmıştı. Deli Kızın Türküsü ile herkesi memnun eden pop yapmayı bıraktığından beri devam eden bir sürecin sonuydu o albüm. Gerçi arada Tutuklu şarkısıyla kısa bir nefes aldırmıştı ama etnik özellikler taşıyan müziği tercih ettiği her albümünde belli oluyordu. Dediğim gibi, ta ki Bahane’ye kadar. Bahane albümü, mükemmel üç şarkıyla açılıyor, sonrasında arabesk üzerine kurulmuş tempolu parçalarla ve biraz fabrikasyon duran şarkılarla devam ediyordu. Anlayabildiğiniz gibi beni pek mutlu etmemişti. Sezen Aksu aşkımın çok küçüklükte kaldığı doğru ama halen daha güzel şarkılar yapmasını ve bunları dinlemeyi isterim.

3 sene sonra tamamladığı yeni albümü Deniz Yıldızı, Minik Serçe’nin şu aralar medyada gördüğü mükemmel ilginin aksine şüphesiz Bahane öncesi dönemine ait bir albüm. O kadar anti-popüler ki hakkında sayfalarca yazılabilir. Müzik dinleyicimiz bunun farkına varamadan, Yanmışım Sönmüşüm Ben, İkili Delilik, Gidemem gibi parçalar içerdiği zannedecektir ama albümde neredeyse Işık Doğudan Yükselir kadar müzik çeşitliliği var. Bu sefer sadece Anadolu ezgilerinden değil tango, vals gibi batı müziklerinden de çeşitlemiş Aksu.

Albümün aşırı doz kişiselliği ise ayrı bir mevzu. Sezen Aksu’nun Onno Tunç hakkında nasıl hassas olduğu, hiç adeti olmadığı halde, Tunç’un pek hoş şekilde anılmadığı bir televizyon programına canlı bağlantı yapmasıyla gözler önüne serilmişti zaten. Yine Onno Tunç’un anısına yaptığı “Düş Bahçeleri” albümü ve içinde yer aldığı “Onno Tunç Şarkıları” albümü bu bağlılığın delillerinden. Fakat hiçbir zaman Sezen, Onno’ya bu albümde seslendiği kadar bariz seslenmemişti. Yol Arkadaşım şarkısı ve peşine dinlediğimiz, enstrümantal Onno Tunç bestesi “On Ay”, Sezen’in gerçek hayatında Tunç ile edemediği bir sohbeti müzik üzerinden ettiği iki şarkı. Peşine gelen “Hala Haber Bekliyorum Senden” de aynı kişi hakkında yazılmış, üstelik bu iki şarkıdan biraz daha etkileyici. “Bu şarkılar şifa duaları derken” kesinlikle abartmıyor. Atlamış olmayalım açılış şarkısı Deniz Yıldızı’nın yeni doğmuş yeğenine yazılmış çok güzel sözleri var. Sezen burada, doğurduğu ve doğurmadığı çocuklarından da bahsediyor, şimdi müzisyen olarak gördüğümüz onlarca öğrencisini kastederek muhtemelen. Fakat bu şarkının melodisine alışmak biraz zor. Tiz notalarda zorlanan sesi de pozitif etki yapmıyor.

Albümün en olmamış ve garip bir şekilde en samimiyetsiz gelen şarkıları, en acı iki konuya parmak basan şarkıları: Hrant Dink için yazılan “Güvercin” ve Mehmetçik’e yazılmış “Memet”. Sırf değindikleri konu yüzünden bile bir hissiyat taşıması gerekirdi ama ben hissedemedim. Güvercin’in sözleri üzerinde pek uğraşılmamış gibi duruyor, Memet’in ise türkümsü melodisi güzel sözlerinin hakkını veremiyor. Halbuki yine türküleri andıran (birazcık Dört Kitabın Manası şarkısını hatırlatan) melodisiyle, sakin sözleriyle ve en önemlisi Aksu için bundan sonra kaçınılmaz olması gereken sakin yorumuyla “Sor Beni” albümün en mükemmel, tek kusursuz şarkısı olmuş. Söz ve bestesinde Sezen imzası bulunmuyor ama yorum o kadar güzel ki Sezen şarkısı olması için buna gerek yok.

Hareketli parçalardan “Roman”, “tak tak vursunlar beni, aşığım aşık duysunlar beni” diyen sözleriyle albümün hiti olmaya aday bence. Üstelik televizyonlara iki Roman yarışması gelecek yakında, böyle bir moda esebilir medya dünyasında. Bu şarkıya başvuracaklarına şüphe yok. “Menajer” ise Sezen’in sanatsallığı pek takmayıp, söylemek istediğini söylediği bir şarkı.

14 şarkı, yaz yaz bitmiyor. Kutlama ve Beşik hem besteleri hem melodileriyle sevilesi şarkılar ama Sezen klasiği olacak potansiyeli taşımıyorlar. Kırık Vals, İzmir’in Kızları ve vasat sözleriyle Tanrı’nın Gözyaşları bence iyi şarkılar değiller, albümü dinlemek isteyince bu şarkılar için olmayacağı kesin. Zaten düşük tempolu, popüler takılmayan bir albüme koymak için riskli şarkılar. Can sıkıntısı faktörünü artırıyorlar biraz.

Son olarak Aksu'nun ilk şarkıda andığı deniz yıldızı hikayesinden bahsetmek lazım. Kumsalda yürüyen bir adam, bir diğerine rastladığında kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını var gücüyle denize geri fırlattığını görür. Ona sorar: “Bütün kumsal deniz yıldızıyla kaplı. Bunları bitirmen mümkün değil. Ne değişecek ki?”. Diğeri de bir tane daha yıldızı fırlatıp atar ve cevap verir: “Onun için çok şey değişti.” Aksu'nun “Kaç hayat kurtarırsan kar” diye bahsettiği bu hikaye albüme ismini vermiş. Türk Popu'nu hem kendisi hem de ekolünden gelenlerle kurtarmış, daha geçen yazlarda Çakkıdı ve Kibir’le halen dans ettirebildiğini göstermiş, bunun yanında yapınca böyle çok daha olgun albümler de yapabildiğini hatırlatan Sezen Aksu çok deniz yıldızını fırlatmıştır denize bence. Hem elinden tuttuklarından hem de müziğini dinleyenlerden. O yüzden albüm mükemmel olmasa da kendisine saygımız sonsuz. Bunca yıl sonra hem imzasını belli edip hem de kendini tekrarlamaması en az bundan önce yaptığı işler kadar etkileyici benim için.

Not: 3 / 5

İlk İşime Girmemi Sağlayan Yazı: Hadise'nin Kasım 2008 İstanbul Konseri

Aşağıdaki yazıyı 9 Kasım 2008 tarihinde Karanlık Ev adlı blog sitemde paylaştım. Bir okur Ekşi Sözlük'te bağlantısını vermiş. Hadise'nin o dönemdeki menajeri Süheyl Atay yazıyı okuyup benimle görüşmek istedi. Görüştük ve ilk tam zamanlı iş teklifimi aldım. Menajerlik şirketi RUNLTD'de bir buçuk yıl boyunca çalıştım ve Eylem'le çalışmamız da Süheyl Atay sayesinde gerçekleşti. Kendisi bana en erken güvenmiş isimlerdendir; bu sebeple hep minnettar olacağım.

Yazıya gelince, Hadise'yle ilgili fikirlerim daha çok değişemezdi herhalde. Ancak o zamanın heyecanıyla yazılmış şeyler olduğundan güncellemeden burada paylaşmayı daha uygun buldum. Beni müzik dünyasına ucundan da olsa sokan ve küçük çaplı da olsa bir "internet keşfi" olmamı sağlayan yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz. 



Her duyurulan sitede “7 Kasım'da İstanbul'da Hadise çıkacak!” gibi sıradan bir sloganla tanıtılan Hadise'nin Sapphire'daki konseri benim için hakikaten hayatımın akşamlarından birine dönüştü. Kendisini ne kadar sevdiğimi ve takdir ettiğimi okuyucular zaten biliyor ama 3 şarkıdan daha uzun canlı performansını görmemiş biri olarak, tam hayranı olmak için bu konsere ihtiyaç duyuyordum. Beklediğimin, isteyeceğimin, en uçuk şekilde hayal ettiğimin daha ötesinde bir gece yaşadım. Abartmıyorum. Neden, anlayacaksınız.

Bir kere Eurovision'a katılıyor olmasını çok büyük sevinçle karşılamadım, o yarışmanın ABBA ve Celine Dion haricinde kimsenin kariyerine bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Hadise, 3 dakikalık şovunun hakkını fazlasıyla verecektir ama profesyonellerin Eurovision'a katılması benim tercihim değildir. Her neyse, Sapphire konserinin sürekli bu haberle anılması şaşırtıcı olmadı tabi. Mayıs'a kadar da en klişe haberlerle tekrar tekrar duyacağız Hadise'nin ismini. Şarkının dilinden tutun da, kostümüne kadar. Fakat bu performans Belçika'da meşhur olsa da Türklüğünü her fırsatta vurgulayan Hadise'nin ilk gerçek Türkiye konseri oluşuyla önemliydi asıl. Ben bunu bilerek gittim, Eurovision umurumda değildi pek.


Sapphire'in kışlık yeri 1000 kişi kapasiteli bir bar, kesinlikle konser mekanı değil. Potansiyel taşıyan sanatçıların her zaman büyük konserler yapmasından yanayımdır ama hadi bunu da geçtik. Ülkede ismine düzenlenen ilk “canlı” gece olduğuna göre bar programı + konser karışımı bir şey olmasında sakınca yok. Yalnız tabi bunu çalışanlara da duyursalar keşke. O akşam biletle izleyici aldılar ve stand koyma merakları yüzünden neredeyse sahnenin en önündeki yerimizden olacaktık. Neyse ki sakin bir şekilde konuştuk ve bizi yerimizde rahat bıraktılar. Zaten çok kalabalık olmadığı için mekan, oldukça ferahtı yerimiz. Konserin başlamasına birkaç dakika kala şarkı listesi gözümüzün önünde yere yapıştırıldı. Yazının sonunda bulabilirsiniz setlist'i, kısa ama tüm hitleri ve favori şarkılarımın çoğunu içeren bir toplamaydı. Gördükten sonra heyecanım daha da arttı.

Hadise'nin kostümünden önce kendi kıyafetimden bahsedeyim. O akşam için ani bir kararla, epeydir yaptırmayı düşündüğüm bir tişörtü bastırdım. Beyaz tişört üstüne siyah renkte “men chase, women choose... ...me” yazısından ibaretti tasarım. Hadise'nin erkekleri payladığı “Men Chase Women Choose” şarkısına gönderme yapan ama “erkekler beni taklit eder, kızlar da beni seçer” anlamına gelen bir tişörttü bu. Niyetim Hadise'nin görmesiydi ve öyle de oldu. Hareketli intro sonrası çalmaya başlayan Stir Me Up'la sahneye çıktığı ilk anda tişörttü farketti ve gülümsemeye, farkettiğini belli etmeye başladı. 


Daha ilk şarkı sonrasında, oldukça alakasız bir şekilde ekibine teşekkür etmeye başladı Hadise, korumasına kadar kimseyi atlamadan. Eurovision için de teşekkür ettikten sonra aramızda Deli Oğlan bulunup bulunmadığını sordu, ben de el kaldırmaktaydım ve yine göz göze geldik. Hani şarkıyı ondan sonra o kadar az önemseyebildim ki kariyerinin en zayıf şarkılarından biriyle bu kadar tanınmasına üzülemedim bile. Sezen Aksu'yu anıp albüm düzenlemesiyle söylediği Deli Oğlan'dan sonra sırada Arabik ezgileriyle oldukça eğlenceli bir şarkı olan Don't Ask geldi. Hadise kıvraklığıyla en çok bu şarkıda dikkat çekti diyebilirim. Saf Rnb'dense bu tip melodiler kulağımıza daha yakın geldiği için Hadise hemen her Türkiye performansında söylüyor bu şarkıyı (Sayısal Gece, İbo Show dahil).

Peşine son albümün orijinal versiyonunun açılış şarkısı “My Man and the Devil On His Shoulder” geldi. Artık buralarda Hadise ezberimden ve sözlere eşlik edişimden etkilenmeye başlamıştı sanırım. Tam kendimi kaptırmıştım ki listede doğru dürüst dinlemediğim tek şarkı olan “Sweat” başladı. İlk albümün isim parçası olan “Sweat” konusundaki cahilliğimi yarım metre ötemde duran Hadise'ye çaktırmamaya çalışırken, sırada ismini tişörtüme yazdırdığım şarkı olduğunu hatırladım. Herhalde bir şey derdi tişört hakkında.


“Bir şey” diyebilirdi, ama çok şey dedi. Şarkıya girmeden önce ilk cümlesi “Burada çok yakışıklı bir arkadaşımız var” oldu. “Çok güzel bir tişört giyiniyor” dedi sonra. “Sahneye çıkabilir misin?” diye sorduğunda cümlenin daha yarısına gelmeden kendimi yukarı atmıştım. Rezil olmamak için sakinliğimi korumaya çalışıyordum ama ağzım kulaklarımdaydı. Hadise yanımdaydı, beraber sahnedeydik. Bana önce tişörtün, az önce yazdığım anlamını sordu. Şarkısından esinlendiğimi, ama ufak bir espri kattığımı söyledim. Sonra benden şarkının anlamını söylememi istedi. Açıkladıktan sonra “doğru mu söylüyorum?” diye sorunca, gülümseyerek “You are soo right!” deyişi vardı ki beni benden aldı. Sonra beni öpeceğini söyledi. Bir süre takılı kaldım (nasıl göründü o anda hiçbir fikrim yok), “öpeyim” dedi tekrar, öptüm ve kendimden geçmiş bir şekilde aşağıya indim. Arkadaşım sakin olmam için başarısızca çabalarken ben olan biteni sindirmeye çalışıyordum. Sonra “Men Chase Women Choose”u söyledi ve o andan itibaren gece boyu defalarca bana “Are you chasing? Because i'm choosing. Should i choose you tonight?” temalı cümleler söyledi. “You should!” diye defalarca bağırdım ben de.


Albümün eğlencelik şarkısı “All Together”dan sonra ara vardı neyse ki, ben de sakinleşme fırsatı buldum. Hadise bizi dansçılarıyla başbaşa bıraktı ve streç tayt üzerine giydiği elbisesini, pembe uzun bir kıyafetle değiştirmeye gitti. Sexyback ve bir sürü club favorisi şarkılar eşliğinde yaptıkları danslarda oldukça başarılıydı ekibi. İki erkek, iki kız, iki siyahi, iki beyaz kombinasyonunda sahnede olan 4 dansçı, kalabalığı coşturmasını bildi. Yaklaşık bir 10-15 dakika sonra Hadise sahneye muhtemelen en iyi şarkısı “My Body” ile döndü. Albümdeki haliyle söylediği şarkıya eşlik etmek de çok keyifliydi. Albümün ikinci ve son Türkçe şarkısı, muhtemelen yeni klip videosu “Aşkkolik”in sırası geldi sonra. Şarkının baya bir duyulduğunu, dinlendiğini öğrenmiş olduk çünkü kalabalığın tepkisi oldukça fazlaydı. Zaten konser bittikten sonra tekrar söyletmek için bu şarkıyı seçecekti seyirciler. Sandalyesiyle yaptığı Aşkkolik şovundan sonra bu yazın en çok dinlediğim parçalarından biri “Creep” çalmaya başladı. Fırsat bulsam bu şarkı için bizzat teşekkür etmek isterdim Hadise'ye, birine kızdıysanız tam anlamıyla ilaç gibi geliyor. Yanımdaki hayranlarından biri bu planladığım şeyi yapmayı başardı, teşekkürünü duyurdu ve Hadise de bu şarkıyı söyledikçe çok rahatladığını itiraf etti.


Creep'ten sonra konserin sonuna geliyorduk artık. Sakin geçen Milk Chocolate Girl ve TMF ödüllerindeki aranjesiyle Bad Boy ilk albümden geldiler. Bad Boy konserin en eğlenceli kısımlarından biriydi ve yanlış anımsamıyorsam yanımdaki arkadaşım Fikret'e mikrofon uzatıp back vokal yaptırdığı şarkı da bu şarkıydı. Rock-vari düzenlemesiyle şarkı boyunca dans ettik, sonrasındaki A Good Kiss'i de iple çektik. Hadise burada artık konserin sonuna geldiğimizi ama bunun bize bağlı olduğunu söyledi. Bis istiyordu belli ki. A Good Kiss'i yine TMF ödüllerindeki düzenlemesiyle fakat kötü bir sürprizle, içine Deli Oğlan'ı katarak söyledi. Hemen şarkının başında yine bilmişlik ettiğimden, ufak bir diyaloğumuz daha oldu. O yüzden isterse İzlandaca da söyleyebilirdi şarkıyı, sorun değil.


Sahneden daha inmeden geri çağırdık konser sonrası. Aşkkolik tezahüratına dayanamayıp şarkıyı tekrar söyledi, bu sefer dansçıları biraz daha ön plana çıkararak. Şarkı bittiğinde konser nasıl geçti anlamamıştım tabi, tadı damağımda kalmıştı. Kusurlu yönlerine bakarsak A Good Kiss'i tam dinleyemedik, şarkıların yeni düzenlemeleri çok mevcut değildi, sahne ufaktı ve sonuç olarak bar programı ayarında bir gösteriydi. Ancak mükemmel tavırları, seyirciyle, sırf benimle değil (ama en çok benimle) girdiği diyaloglar, dansa yatkın vücudu, kolay koreografilere rağmen çalışılmış şovlar takdire şayandı. Bir de canlı söylemesi ve sesinin güzelliği var tabi. Allah yetenek vermiş, star kumaşı vermiş, umuyorum ki olabilecek en güzel şekilde değerlendirir. Potansiyeli dünya listelerinde Türkiye'nin adını duyurmaya yakışacak ayarda, sadece yıllık yarışmalarda değil. Umarım daha fazla konserini izleme şansını yakalarım. 

Setlist
  1. Intro
  2. Stir Me Up
  3. Deli Oğlan
  4. Don't Ask
  5. My Man and the Devil On His Shoulder
  6. Sweat
  7. Men Chase Women Choose
  8. All Together
  9. Dancer Solo
  10. My Body
  11. Aşkkolik
  12. Creep
  13. Milk Chocolate Girl
  14. My Body
  15. A Good Kiss